İmralı denince akla tek bir şey gelir: bir ada hapishanesi, Türkiye'nin en ağır yüklü isimlerini ağırlayan tecrit noktası. Ama bu adanın ilk hapishane müdürlerinden biri, beklenmedik bir isimdi - Belçika'da hukuk doktorası yapmış, Yargıtay'da görev almış bir sosyalist. Daha da ilginci, İkinci Dünya Savaşı'nın en gergin yıllarında bu adam, olası bir Nazi işgaline karşı mahkumlarla birlikte bir gerilla hazırlığına giriştiği söylenen bir hikayenin ortasında yer alıyordu. Bu yazı, hem belgeli hem de rivayet kısmıyla, az bilinen bu hikayeyi anlatıyor.
Esat Adil kim: İmralı'nın sosyalist müdürü
Esat Adil Müstecaplıoğlu (1904-1958), Cumhuriyet dönemi Türkiyesi'nin sıra dışı hukukçularından biriydi. Ankara Hukuk Mektebi'nde okudu, ardından Belçika'da doktora yaptığı bilgisi kaynaklarda yer alır. Kariyeri boyunca adli sistemin üst kademelerinde görev aldı; Yargıtay Başsavcı Vekilliği'ne kadar yükseldi. Ancak onu farklı kılan, klasik bir bürokrat olmamasıydı - genç yaşından itibaren sosyalist fikirlere yakınlığıyla tanınıyordu.
1942 yılında İmralı Cezaevi'nin müdürlüğüne atandı. İmralı, o dönemde henüz bugünkü ağırlığında bir sembol değildi, ama yine de zorlu bir görev yeriydi. Esat Adil'in buradaki en somut ve tartışmasız mirası, kurduğu kütüphaneydi: görevi sırasında yaklaşık on bin ciltlik zengin bir kütüphane oluşturduğu aktarılır. Bir hapishane müdürünün, mahkumlar için bu ölçekte bir entelektüel kaynak yaratması, dönemin koşulları düşünüldüğünde alışılmadık bir davranıştır - ve Esat Adil'in kişiliği hakkında çok şey söyler.
1941: Nazi tehdidi ve Çakmak Hattı
Esat Adil'in İmralı'daki görevini anlamak için, dönemin genel atmosferine bakmak gerekir. 1941'de Nazi Almanyası'nın Bulgaristan'a girmesi, Türkiye'de ciddi bir işgal korkusu yarattı. Sınırın hemen ötesinde konuşlanan Wehrmacht birlikleri, Ankara'da somut bir tehdit olarak değerlendiriliyordu. Türkiye resmen tarafsız kalmaya çalışıyordu, ama askeri hazırlık bu tarafsızlığın bir parçasıydı.
Bu endişe, Trakya'da somut bir şekilde hayata geçti: Mareşal Fevzi Çakmak'ın adıyla anılan Çakmak Hattı tahkimatları bu dönemde inşa edildi. Amaç, olası bir Alman ilerlemesini Trakya'da durdurmaktı. Bu bağlam önemlidir, çünkü Esat Adil'in İmralı'daki hazırlıklarını izole bir tuhaflık olarak değil, dönemin genel savunma refleksinin bir uzantısı olarak okumak gerekir. Ülke, farklı cephelerde aynı tehdide karşı farklı şekillerde tedbir alıyordu; biri devletin resmi tahkimat hattı, diğeri - eğer anlatılanlar doğruysa - bir hapishane müdürünün kişisel inisiyatifiyle başlattığı gayri resmi bir hazırlık.
Mudanya'da anti-faşist gerilla hazırlığı: "Börklüce" adı ve belgeli/rivayet ayrımı
İşte burada hikaye, belgeden rivayete kayar ve bu geçişi açıkça işaretlemek gerekir. Çeşitli kaynaklarda ve gazetecilik anlatılarında, Esat Adil'in - dönemin tanınmış solcularından Sarı Mustafa (Börklüce lakabıyla bilinen isim) ile birlikte - olası bir Nazi işgaline karşı Mudanya ve Bursa dağlarında bir anti-faşist gerilla hazırlığına giriştiği anlatılır. Bu anlatılara göre, İmralı'daki bazı mahkumlara askeri veya gerilla nitelikli bir eğitim verildiği de söylenir.
Ancak burada durup net bir ayrım yapmak gerekiyor:
- Belgeli olan: Dönemin işgal korkusu, Çakmak Hattı'nın varlığı, Esat Adil'in İmralı müdürlüğü ve kütüphane çalışması, Sarı Mustafa/Börklüce isminin dönemin sol çevrelerinde tanınan bir figür olması.
- Rivayet/tanıklığa dayalı olan: Esat Adil'in bu hazırlık için Ankara'ya resmi bir rapor yazıp yazmadığı ve devletin buna yazılı bir onay verip vermediği bilinmiyor - buna dair güçlü bir birincil belge yok. "Börklüce Taburu" adında, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde resmi olarak kurulmuş bir birimin varlığı da benzer şekilde belgelenmemiştir; kaynaklar daha çok "Sarı Mustafa (Börklüce) gerillaları" ya da genel bir "anti-faşist gerilla örgütlenmesi" tabirini kullanır, resmi bir tabur statüsüne işaret eden bir arşiv kaydı bilinmemektedir.
Bu ayrımı yapmak, hikayeyi daha az ilginç kılmıyor - tam tersine, resmiyetle gayri resmiliğin, devlet refleksiyle bireysel inisiyatifin nasıl iç içe geçtiğini gösteren bir örnek olarak daha değerli kılıyor. Savaş döneminin belirsizliği içinde, böyle yarı-resmi ya da tamamen gayri resmi hazırlıkların varlığı şaşırtıcı değildir; ama bunları kesin olgu gibi sunmak yerine, "anlatılır", "rivayet edilir" çerçevesinde bırakmak, tarihsel dürüstlüğün gereğidir.
Savaş sonrası ve Türkiye Sosyalist Partisi
Savaşın bitimi ve çok partili hayata geçiş, Esat Adil'in siyasi kariyerinde yeni bir dönem açtı. 1946'da Türkiye Sosyalist Partisi'ni (TSP) kurdu. Bu, önemli bir ayrıntıdır: TSP, yasadışı TKP'den ayrı, Moskova'nın doğrudan güdümünde olmayan bağımsız bir sol çizgi oluşturma iddiasındaydı. Ancak parti kuruluşundan kısa süre sonra, aynı yıl içinde kapatıldı ve Esat Adil tutuklandı.
Vazgeçmedi. 1950'de partiyi yeniden kurdu ve "Gerçek" adlı bir gazete çıkardı. 1952'de parti bir kez daha kapatıldı, kendisi yargılandı - ama bu davadan beraat etti. İmralı'daki görevinin savaş sonrasında neden sona erdiğine dair kesin bir resmi karar metni bilinmiyor; bazı anlatılarda "çok tehlikeli bulunduğu için görevden alındığı" şeklinde bir yorum yer alır, ancak bu, belgelenmiş bir gerekçe değil, sonradan yapılan bir değerlendirme olarak okunmalıdır. Esat Adil 1958'de hayatını kaybetti; siyasi hayatı boyunca hukukçuluk ile sosyalist militanlığı aynı kişilikte taşımayı sürdürdü.
Geriye kalan miras: kütüphane, mektuplar, tanıklıklar
Esat Adil Müstecaplıoğlu'nun bıraktığı izler, farklı güvenilirlik katmanlarında durur. En somut ve tartışmasız olanı, İmralı'da kurduğu on bin ciltlik kütüphanedir - bir hapishane müdürünün entelektüel mirası olarak bugün de anılır. Siyasi mirası da nettir: TSP'nin kurucusu olarak, Türkiye solunun TKP dışındaki bağımsız çizgisinin erken temsilcilerinden biri sayılır.
Ama Mudanya dağlarındaki gerilla hazırlığı, büyük ölçüde tanıklıklar ve ikinci elden aktarımlar üzerinden bize ulaşıyor. Yazar Asım Bezirci'nin bu dönemle ilgili mektuplaşmaları torunu Gökalp Bey'e verdiği yönünde bilgiler dolaşır; ancak bu tür kişisel tanıklıklar, bağımsız olarak doğrulanabilir arşiv belgeleri değildir. Bunu okura gizlemek yerine açıkça söylemek, hikayeye zarar vermez - tam tersine, hangi kısmın sağlam zeminde, hangi kısmın sözlü aktarım ve hatıra zemininde durduğunu göstererek, okuyucuya kendi değerlendirmesini yapma imkanı tanır.
Sonuç olarak Esat Adil'in hikayesi, resmi tarihin kesin çizgileriyle sözlü tarihin bulanık ama zengin alanı arasında bir yerde duruyor. Bir hapishane müdürünün aynı anda bir kütüphane kurması, bir siyasi parti başkanlığı yapması ve - eğer anlatılanlar doğruysa - bir gerilla hazırlığının içinde yer alması, Türkiye'nin 1940'lı yıllarının ne kadar katmanlı ve kimi zaman çelişkili olduğunu hatırlatıyor. Belgeli olanla rivayet olanı ayırt ederek anlatmak, bu dönemi anlamanın en dürüst yolu olarak kalıyor.



