Türk-Japon dostluğunun en dokunaklı ama en az bilinen sayfalarından biri, 1921 yılında Ege Denizi'nde küçük bir Japon gemisinde yaşandı. Yarbay Yukichi Tsumura komutasındaki Heimei Maru adlı gemi, Sibirya'dan yola çıkarak 1012 Türk savaş esirini ve ailelerini İstanbul'a getirmeye çalışırken Yunan donanması tarafından durduruldu. Tsumura'nın o günlerde gösterdiği kararlılık, hem diplomatik bir krize hem de bugün İstanbul'da bir sokağa adını verecek kadar kalıcı bir mirasa dönüştü.

Sibirya'dan Japon Himayesine Uzanan Sürgün

Hikâyenin kökleri, Birinci Dünya Savaşı'nın kaotik yıllarına dayanıyor. Rus İmparatorluğu, savaş sırasında çeşitli cephelerde esir aldığı Osmanlı askerlerini Sibirya'daki kamplara sevk etmişti. Rusya'da 1917'de patlak veren Bolşevik Devrimi ve ardından gelen iç savaş, bu esirlerin kaderini de belirsizliğe sürükledi. Japonya, dönemin karışıklığında Sibirya Müdahalesi kapsamında bölgede askerî varlık gösteren güçlerden biriydi ve 1918 yılı civarında bu Türk esirlerin bir kısmı fiilen Japon kontrolüne geçti. Aralarında sadece askerlerin değil, kadın ve çocukların da bulunduğu bu grup, yıllarca yurtlarından uzakta, belirsizlik içinde yaşadı. Nihayet Şubat 1921'de Japon hükümeti, elindeki bu esirleri Ankara'daki değil, henüz uluslararası meşruiyeti tartışmalı olan İstanbul Hükümeti'ne teslim ederek yurtlarına döndürme kararı aldı. Bu insani jest, kısa sürede beklenmedik bir uluslararası krize dönüşecekti.

Heimei Maru'nun Tehlikeli Yolculuğu

Şubat 1921'in son günlerinde Vladivostok Limanı'ndan denize açılan Heimei Maru, uzun ve zorlu bir rotayı takip etti. Gemi, 3 Nisan 1921'de Süveyş Kanalı'ndan geçerek Akdeniz'e ulaştı. Ancak asıl dramatik an, iki gün sonra, 5 Nisan'da yaşandı: Heimei Maru, Midilli (Lesbos) Adası açıklarında Yunan Deniz Kuvvetleri tarafından durduruldu. O dönem Yunanistan ile Türk milli kuvvetleri arasında Kurtuluş Savaşı tüm şiddetiyle sürüyordu ve Yunan tarafı, gemideki Türk askerlerinin Anadolu'daki mücadeleye katılacağından endişe ediyordu. Yunan yetkilileri, gemide taşınan yaklaşık bin kişilik grubun kendilerine teslim edilmesini talep etti. Bu talep, geminin kaderini aylarca belirsizliğe sürükleyecek bir çekişmenin başlangıcı oldu.

Yarbay Tsumura'nın Kararlılığı

İşte tam bu noktada, Yarbay Yukichi Tsumura'nın hikâyedeki rolü öne çıkıyor. Gemiyi komuta eden Tsumura, gemisinde taşıdığı insanların Japon himayesi altında olduğunu öne sürerek Yunan tarafının teslim talebini defalarca ve kesin bir dille reddetti. Kaynaklara göre bu duruş, kişisel bir risk de barındırıyordu; zira Tsumura, güçlü bir donanmanın baskısı altında, elindeki sivil ve askerî yolcuları koruma sorumluluğunu tek başına üstlenmişti. Yunan tarafının ısrarı karşısında gemi, Haziran'dan Ekim 1921'e kadar yaklaşık altı ay boyunca Pire Limanı'nda alıkonuldu. Bu süre zarfında gemidekilerin yaşam koşullarının oldukça zorlaştığı, erzak sıkıntısı yaşandığı aktarılıyor. Krizin çözümü için Milletler Cemiyeti devreye girdi ve yapılan girişimler sonucunda gemideki 395 kadın ve çocuğun ayrı bir gemiyle serbest bırakılmasını sağladı. Geriye kalan esirlerin kaderi ise İtalya'nın araya girmesiyle netlik kazandı: İtalyan yetkilileri devreye girerek bu kişileri teslim aldı ve bir süre Sardinya açıklarındaki Asinara Adası'nda geçici olarak barındırdı. Uzun ve yorucu bir sürecin ardından, esirler nihayet Mayıs 1922'de, yani gemi Vladivostok'tan ayrıldıktan yaklaşık on dört ay sonra İstanbul'a ulaşabildi.

Türk-Japon Dostluğunun Diğer Simgesi: Ertuğrul Faciası

Heimei Maru olayını daha geniş bir bağlama oturtmak için, iki ülke arasındaki dostluğun en çok bilinen sembolüne de değinmek gerekir: 1890'da Osmanlı fırkateyni Ertuğrul'un Japonya dönüşünde bir tayfun nedeniyle batması ve yerel halkın hayatta kalan denizcileri fedakârca kurtarıp ağırlaması. Ertuğrul faciası, bugün Türk-Japon dostluğunun kurucu anlatısı olarak okullarda ve resmî törenlerde sıkça hatırlanırken, aynı ruhu taşıyan Heimei Maru olayı çok daha az tanınıyor. Oysa iki olay da aynı temel duyguyu yansıtıyor: zor bir anda, milliyet ayrımı gözetmeksizin insana uzanan bir el. Heimei Maru'nun görece sessiz kalmasının bir nedeni, olayın karmaşık ve çok taraflı diplomatik arka planı (Rusya, Yunanistan, İtalya ve Milletler Cemiyeti'nin işin içinde olması) olabilir; Ertuğrul'un trajik ama anlatısal olarak daha yalın hikâyesi buna kıyasla toplumsal hafızada daha kolay yer edinmiş görünüyor.

Bir Kahramanın Unutulmayan Mirası

Tsumura'nın gösterdiği bu kararlılık, o dönem büyük ölçüde gündemden uzak kalsa da, on yıllar sonra Türkiye'de yeniden hatırlandı. Yapılan araştırmalar ve arşiv çalışmaları sonucunda, olayın üzerinden yaklaşık 98 yıl geçtikten sonra İstanbul'un Beykoz ilçesinde bir sokağa Tsumura'nın adı verildi — Japon subayın Türk halkına verdiği desteğin sembolik bir teşekkürü olarak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2019 yılındaki bir Japonya ziyareti sırasında bu hikâyeye atıfta bulunması, konunun kamuoyunda daha geniş yankı bulmasını sağladı. Heimei Maru olayı, aynı zamanda kültürel üretimlere de konu oldu. Yönetmen Hayriye Savaşçıoğlu'nun çektiği "Vatana Giderken: Heimei Maru" adlı belgesel, bu unutulmaya yüz tutmuş hikâyeyi görsel olarak belgeledi. Yazar Zeki Marakoğlu'nun kaleme aldığı "Heimei-Maru" adlı tarihi roman ise olayı edebi bir anlatıyla yeni nesillere taşıdı. Şunu belirtmek gerekir ki, Heimei Maru olayı Türk-Japon ilişkileri tarihinde henüz akademik literatürde derinlemesine işlenmiş, geniş çaplı bir olay değil; hikâyenin bazı ayrıntıları farklı kaynaklarda küçük farklılıklarla aktarılıyor. Yine de olayın temel çerçevesi — Sibirya'dan gelen esirlerin Japon gemisiyle taşınması, Ege'de Yunan donanmasıyla yaşanan gerilim ve Tsumura'nın esirleri teslim etmeyi reddetmesi — birden fazla kaynakta tutarlı biçimde yer alıyor. Bugün bu hikâye, iki ülke arasındaki dostluğun sıra dışı ama bir o kadar da az bilinen bir kanıtı olarak duruyor. Sıradan bir asker olarak tarihe geçmeyi hiç düşünmemiş olan Yukichi Tsumura, aldığı kararla bin kişinin kaderini değiştirmiş ve iki milletin hafızasında küçük ama kalıcı bir iz bırakmıştır. Türkiye'yi gezerken İstanbul'un sakin sokaklarından birinde bu ismi görmek, aslında yüz yıl önce Ege'nin ortasında yaşanan sessiz bir direnişin izini taşımak demektir.