15/01/2026
Asla Sömürge Olmadık Hiç Sömürgeleştirilmemiş Ülkeler
Seyahat Dünyası

“Asla Sömürge Olmadık”: Hiç Sömürgeleştirilmemiş Ülkeler

Asla Sömürge Olmadık Hiç Sömürgeleştirilmemiş Ülkeler

Tarihin Akışına Direnenler: Sömürge Olmayan Ülkelerin Unutulmuş Destanları

19. ve 20. yüzyılın dünya haritalarına baktığımızda, gezegenin büyük bir kısmının birkaç Avrupa imparatorluğunun renkleriyle boyandığını görürüz: Britanya’nın pembesi, Fransa’nın mavisi, Portekiz’in yeşili… Bu dönemde sömürgecilik, bir istisna değil, adeta dünyanın temel bir kuralıydı. Kaynaklar, topraklar ve insanlar, Batılı güçlerin bitmek bilmeyen hırsı ve rekabeti uğruna boyunduruk altına alınıyordu. Bu küresel emperyalizm dalgası o kadar güçlüydü ki, ondan kaçabilen, kendi egemenliğini ve bağımsızlığını koruyabilen bir ülke hayal etmek bile zordur. Peki, gerçekten de tarihin bu amansız akışına direnebilen, hiçbir zaman sömürgeleştirilmemiş ülkeler var mıydı? Cevap, evet. Ancak bu cevap, basit bir listeden çok daha karmaşık, çok daha ilham verici ve her biri kendi içinde birer destan olan hikayelerle doludur.

Bu yazı, sadece o ülkelerin isimlerini saymakla kalmayacak; aynı zamanda onların sömürge olmaktan nasıl kurtulduğunu, hangi stratejileri izlediklerini, coğrafyalarını nasıl bir kalkana dönüştürdüklerini ve hangi liderlerin vizyonuyla ayakta kaldıklarını derinlemesine inceleyecek. Bu, diplomasi, coğrafya, askeri direniş ve bazen de saf şansın bir araya geldiği, hayatta kalma sanatının öyküsüdür.

Önce Kavramları Netleştirelim: “Sömürgeleştirilmemiş” Ne Anlama Geliyor?

Bu konuyu incelerken, “sömürgecilik” kelimesinin tanımını doğru yapmak hayati önem taşır. Çünkü bir ülkenin bağımsızlığı her zaman siyah ve beyaz değildir; pek çok gri alanı vardır.

  • Doğrudan Sömürgecilik (Direct Rule): Bu, bir ülkenin yönetiminin tamamen sömürgeci güç tarafından ele geçirilmesi, kendi valilerini ataması ve topraklarını ilhak etmesidir (Örn: Hindistan’ın Britanya tarafından yönetilmesi).
  • Dolaylı Sömürgecilik (Indirect Rule): Sömürgeci gücün, yerel yöneticileri (kral, emir, kabile reisi) kukla olarak kullanarak bölgeyi yönettiği modeldir.
  • Ekonomik Sömürgecilik: Bir ülkenin siyasi olarak bağımsız görünmesine rağmen, ekonomisinin, kaynaklarının ve ticaretinin yabancı bir gücün tam kontrolü altında olmasıdır (Örn: “Muz Cumhuriyetleri”).
  • Protektora (Himaye): Bir devletin, dış işlerinde ve savunmasında başka bir devlete bağımlı olduğu, ancak iç işlerinde büyük ölçüde serbest bırakıldığı bir sistemdir.
  • İşgal: Bir ülkenin topraklarının geçici bir süreyle, genellikle bir savaş sırasında, yabancı bir ordu tarafından ele geçirilmesidir. İşgal her zaman sömürgeciliğe dönüşmez.

Bu tanımlar ışığında, “hiç sömürgeleştirilmemiş” ülkeleri incelerken, onların bu farklı baskı türlerinden nasıl sıyrıldığını veya bazen birine maruz kalırken diğerinden nasıl kurtulduğunu göreceğiz.

1. Askeri Direnişin ve Kimliğin Simgesi: Etiyopya

Eğer “hiç sömürgeleştirilmemiş” ülkeler listesinin bir poster yüzü olacaksa, bu şüphesiz Etiyopya’dır. Afrika’nın neredeyse tamamının Avrupalı güçler tarafından bir pasta gibi dilimlendiği “Afrika Talanı” (Scramble for Africa) döneminde, Etiyopya bir istisna, bir umut ışığı ve bir gurur kaynağı olarak ayakta kalmayı başarmıştır. Bunun temelinde birkaç kilit neden yatar:

Köklü Devlet Geleneği ve Dini Kimlik: Etiyopya, kökleri antik Aksum İmparatorluğu’na dayanan, binlerce yıllık bir devlet geleneğine ve krallık (imparatorluk) hafızasına sahipti. Daha da önemlisi, kendine özgü Ortodoks Hristiyanlık inancı (Habeş Kilisesi), halkı bir arada tutan, onlara eşsiz ve sarsılmaz bir kimlik veren bir çimentoydu. Bu, onları “kabilelerden oluşan” ve dolayısıyla “kolayca bölünüp yönetilebilecek” diğer Afrika toplumlarından ayırıyordu.

Adowa Muharebesi (1896): Avrupa Kibrinin Yıkıldığı An: Etiyopya’nın bağımsızlığının tescillendiği an, 1 Mart 1896’daki Adowa Muharebesi’dir. İtalya, Afrika’da kendine bir sömürge imparatorluğu kurma hevesiyle Etiyopya’yı işgale kalkıştı. İmparator II. Menelik’in liderliğinde toplanan yüz bin kişilik Etiyopya ordusu, modern silahlara sahip İtalyan ordusunu Adowa’da ezici bir yenilgiye uğrattı. Bu zafer, dünya tarihinde bir dönüm noktasıydı. İlk kez, modern bir Avrupa ordusu, bir Afrika ordusu tarafından bu kadar kesin bir şekilde mağlup ediliyordu. Adowa zaferi, sadece Etiyopya’nın bağımsızlığını perçinlemekle kalmadı, aynı zamanda tüm dünyadaki sömürge karşıtı hareketlere ve siyahi halklara ilham verdi.

İtalyan İşgali (1936-1941): Bazı tarihçiler, Mussolini İtalyası’nın bu dönemdeki işgalini bir “sömürgecilik” olarak görse de, genel kabul bu durumun farklı olduğudur. Bu, İkinci Dünya Savaşı’nın bir parçası olan geçici bir askeri işgaldi ve hiçbir zaman tam bir sivil sömürge yönetimi kurulamadı. Etiyopya’nın vatansever direnişçileri (“Arbegnoch”), işgal boyunca mücadeleye devam ettiler ve Müttefiklerin yardımıyla beş yıl içinde ülkelerini yeniden özgürlüğüne kavuşturdular. Bu yüzden bu dönem, bir sömürge dönemi değil, kısa süreli bir işgal olarak kabul edilir.

2. Tampon Bölge Diplomasisinin Başyapıtı: Tayland (Siyam)

Tayland’ın (eski adıyla Siyam Krallığı) hikayesi, askeri direnişten çok, usta bir diplomasinin ve stratejik aklın zaferidir. Tayland, 19. yüzyılda iki yırtıcı imparatorluğun arasında sıkışıp kalmıştı: Batısında Britanya’nın kontrolündeki Burma (Myanmar) ve Hindistan, doğusunda ise Fransa’nın kontrolündeki Hindiçin (Vietnam, Kamboçya, Laos). Bu iki devin arasında ezilmemek neredeyse imkansızdı.

Ancak Siyam kralları, özellikle Kral Mongkut (IV. Rama) ve oğlu Kral Chulalongkorn (V. Rama), inanılmaz bir öngörü ve maharetle “tampon devlet” stratejisini uyguladılar. İngilizleri Fransızlarla, Fransızları da İngilizlerle korkutarak bir denge politikası güttüler. İki güce de, eğer biri Siyam’ı işgal ederse, diğerinin rakibiyle doğrudan komşu olacağını ve bunun kendi çıkarlarına aykırı olacağını anlattılar. Böylece Siyam, iki imparatorluk arasında, kimsenin yutmaya cesaret edemediği, tampon bir bölge olarak kaldı.

Ancak bu stratejinin bir bedeli oldu. Tayland, bağımsızlığını korumak uğruna hem İngilizlere hem de Fransızlara önemli toprak tavizleri vermek zorunda kaldı. Ancak krallığın kalbi ve egemenliği kurtarıldı. Bunun yanı sıra, krallar, ülkelerini hızla modernize etme yoluna gittiler. Batılı tarzda bir ordu kurdular, bürokrasiyi yeniden yapılandırdılar ve köleliği kaldırdılar. Böylece Avrupalılara, “Siyam medenileşmemiş bir ülke, müdahale etmeliyiz” bahanesini vermediler.

3. Kendileri İmparatorluk Olanlar: Japonya ve Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu)

Bu kategorideki ülkeler, sömürge olmaktan kurtuldular çünkü kendileri sömürgeci veya en azından bölgesel birer imparatorluk gücüydü.

Japonya: 19. yüzyılın ortalarına kadar dış dünyaya kapalı bir feodal toplum olan Japonya, Amerikalı Komodor Matthew Perry’nin “Kara Gemileri” ile limanlarını zorla ticarete açtırmasıyla büyük bir şok yaşadı. Çin’in Afyon Savaşları’nda düştüğü aciz duruma tanık olan Japon elitleri, “Batılılar gibi olmazsak, onlar tarafından yutuluruz” gerçeğini gördüler. Bunun üzerine, 1868’deki Meiji Restorasyonu ile tarihin en hızlı ve en başarılı modernleşme hamlelerinden birini başlattılar. “Zengin ülke, güçlü ordu” (Fukoku kyōhei) sloganıyla, birkaç on yıl içinde feodal bir toplumdan, modern bir sanayi ve askeri güce dönüştüler. Bu güçle de yetinmeyip, kendileri emperyalist bir güce dönüştüler; Tayvan’ı, Kore’yi ve Mançurya’yı işgal edip sömürgeleştirdiler.

Türkiye (Osmanlı İmparatorluğu): Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllarca dünyanın en büyük güçlerinden biri olarak, klasik anlamda hiçbir zaman sömürgeleştirilmedi. Ancak 19. yüzyılda “Avrupa’nın Hasta Adamı” olarak anılmaya başlandı, toprak kayıpları yaşadı ve “kapitülasyonlar” adı verilen ticari imtiyazlar nedeniyle ciddi bir ekonomik sömürüye maruz kaldı. Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin ardından ise Sevr Antlaşması ile fiilen parçalanıp sömürgeleştirilmek istendi. Ancak bu plan, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı ile bozuldu. Türk milleti, kendi kaderini eline alarak işgalci güçleri topraklarından attı ve küllerinden modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Dolayısıyla Türkiye, sömürgeleştirilme girişimine karşı tarihin en başarılı ulusal bağımsızlık savaşlarından birini vererek egemenliğini korumuş bir ülkedir.

4. Özel ve Karmaşık Vaka: Liberya

Liberya’nın durumu, listedeki diğer ülkelerden tamamen farklı ve oldukça tartışmalıdır. Liberya, Batılı bir güç tarafından doğrudan işgal edilmedi. Ancak onun hikayesi, 1822’de Amerikan Kolonizasyon Derneği tarafından, ABD’deki özgür bırakılmış veya özgür doğmuş siyah kölelerin “Afrika’ya geri dönmesi” amacıyla kurulmasına dayanır. Yani, bir nevi “kendi kendine sömürgecilik” veya bir “yerleşimci-sömürge” modelidir.

ABD’den gelen bu Ameriko-Liberyalı seçkin sınıf, yerli Afrika kabileleri üzerinde bir yönetici sınıf oluşturdu ve uzun yıllar ülkeyi yönetti. Liberya’nın Avrupalı güçler tarafından yutulmamasının sebebi ise, ABD’nin bu bölgeyi kendi “himayesi” altında, kendi etki alanı olarak görmesi ve Avrupalıların ABD ile doğrudan bir çatışmaya girmek istememesidir. Yani Liberya, de facto bir Amerikan protektorası olarak bağımsız kalmıştır.

5. Coğrafyanın Kalesi: Nepal ve Bhutan

Himalayalar’ın zirvelerinde yer alan bu iki krallık, bağımsızlıklarını büyük ölçüde erişilmez ve stratejik olarak maliyetli coğrafyalarına borçludur.

Nepal: Britanya İmparatorluğu, Hindistan’ı ele geçirdikten sonra gözünü Nepal’e dikti. 1814-1816 yılları arasındaki Anglo-Nepal Savaşı’nda İngilizler, “Gurkha” savaşçılarının inanılmaz direnişiyle karşılaştılar. Savaşın sonunda imzalanan Sugauli Antlaşması ile Nepal topraklarının bir kısmını kaybetse de, İngilizler bu savaşçı ve dağlık ülkeyi tamamen ilhak etmenin çok maliyetli ve zor olacağına karar verdiler. Bunun yerine, dış işlerinde Britanya’ya bağlı, ancak iç işlerinde tamamen bağımsız, dost bir tampon krallık olarak kalmasını tercih ettiler. Gurkhaların Britanya ordusuna alınması da bu anlaşmanın bir parçasıydı.

Bhutan: Nepal’e benzer bir hikayeye sahiptir. Erişilmez coğrafyası ve sınırlı ekonomik kaynakları, onu büyük bir sömürge hedefi olmaktan çıkardı. Britanya Hindistanı, Bhutan ile de bir himaye anlaşması imzalayarak dış politikasını kontrol altına aldı, ancak ülkenin iç egemenliğine ve kültürel yapısına dokunmadı.

Sonuç: Ayakta Kalmanın Evrensel Dersleri

Hiç sömürgeleştirilmemiş bu ülkelerin hikayeleri, bize tarihin tek bir yönde akmadığını, en büyük imparatorlukların bile direniş, akıl ve coğrafya karşısında duraklayabildiğini gösteriyor. Bu ülkelerin ortak dersleri şunlardır:

  • Güçlü bir ulusal kimlik ve devlet hafızası, dış tehditlere karşı en büyük birleştirici güçtür. (Etiyopya, Türkiye)
  • Usta diplomasi ve stratejik zeka, askeri güçten daha etkili bir savunma olabilir. (Tayland)
  • Zamanında ve kararlı bir modernleşme hamlesi, sömürgecilik için bahaneleri ortadan kaldırabilir. (Japonya)
  • Erişilmez bir coğrafya, en iyi doğal kaledir. (Nepal, Bhutan)
  • Bağımsızlık, çoğu zaman tavizler ve fedakarlıklar gerektiren karmaşık bir süreçtir.

Bu ülkeler, emperyalizmin en karanlık çağında, kendi yollarını çizen, kaderlerine sahip çıkan ve tarihin akışına direnen birer anıt olarak durmaktadırlar. Onların hikayesi, egemenliğin ve özgürlüğün ne kadar değerli olduğunun unutulmaz bir hatırlatıcısıdır.

Bu konuda geri bildirim bırakın

  • İçerik Kalitesi
  • Anlatım