Cunda'da Beklenmedik Bir Karşılaşma

Ayvalık'a her gidişimde uğrak noktam hep aynıdır: Cunda'nın (Alibey Adası) dar sokaklarında kaybolmak, taş evlerin gölgesinde bir kahve içmek, akşamüstü balık lokantalarından birine oturup Midilli'nin siluetini izlemek. Ama bir seferinde adanın sakin sokaklarından birinde, üzerinde "Harvard" yazan bir tabelayla karşılaşınca durup bir daha baktım. Massachusetts'teki o dev üniversitenin adı, Ege'nin küçük bir balıkçı adasında ne arıyordu? Meğer bu, bölgeyi biraz araştıran herkesin er ya da geç karşılaştığı bir soruymuş — ve cevabı sandığımdan daha katmanlı çıktı.

45'in üzerinde ülke gezmiş biri olarak, dünyanın farklı köşelerinde büyük üniversitelerin sahil kasabalarına, adalara sıkışmış küçük araştırma merkezleri kurduğunu görmüşlüğüm var; ama bunun Türkiye'de, üstelik gezginlerin çoğunlukla sadece plaj ve balık lokantası için uğradığı bir adada olması beni özellikle şaşırtmıştı. Meraklanıp kapıyı çaldığımda karşılaştığım manzara da beklediğimden farklıydı: turist kalabalığı yerine, defter ve sözlüklerle masa başında Osmanlıca metin çözmeye çalışan bir avuç yabancı öğrenci.

Harvard'ın Cunda'daki İzi: Şube mi, Ortaklık mı?

Önce en çok kafa karıştıran noktayı netleştirmek gerekiyor, çünkü basında sık sık "Harvard'ın Cunda şubesi" gibi çarpıcı ama biraz yanıltıcı başlıklar dolaşıyor. Burada karşımıza çıkan yapı, Harvard Üniversitesi'nin resmi bir kampüsü ya da fakültesi değil; Harvard'ın sürekli eğitim (Continuing Education) birimi çatısı altında yürütülen, Koç Üniversitesi'nin de ortak olduğu bir yaz okulu programı. Yani "Harvard'ın bir uzantısı" demek gerçeği fazla büyütmek olur; daha doğru tanım, iki üniversitenin akademik iş birliğiyle ayakta duran, alanında ciddiye alınan bir yoğun dil programı.

Binanın tam adı da bu iş birliğini özetliyor: Ayvalık Harvard-Koç Üniversiteleri Sevgi-Doğan Gönül Osmanlı Araştırmaları Enstitüsü. Yapı, mimar Sinan Genim tarafından tasarlanmış ve adını, Koç ailesiyle bağlantılı hayırseverler Sevgi ve Doğan Gönül'den alıyor. Yani Cunda'da gördüğünüz o zarif taş bina, hem mimari hem de kurumsal olarak tamamen yerel bir yapım — sadece içindeki programın akademik ortağı okyanus ötesinden.

Kurucular: Şinasi ve Gönül Tekin'in Mirası

Bu hikâyenin arkasında iki isim var: Türkolog Prof. Şinasi Tekin ve eşi Prof. Dr. Gönül Alpay Tekin. Şinasi Tekin, 1965 yılında Harvard'ın davetiyle Amerika'ya yerleşmiş, orada Harvard'ın Türkçe ve Osmanlıca yayın serisini (Sources of Oriental Languages and Literatures) yönetmiş, yıllarca Journal of Turkish Studies dergisinin editörlüğünü üstlenmiş bir isim. Çift, 1996 yılında Ottoman Studies Foundation'ı (Osmanlı Araştırmaları Vakfı) kurdu ve aynı dönemde Ayvalık'ta bir yaz okulu açma fikrini hayata geçirdi. Dersler resmi olarak 1 Temmuz 1997'de başladı; kısa sürede Koç Üniversitesi'nin de destek verdiği bir yapıya dönüştü. Şinasi Tekin 2004'te hayatını kaybetti, ancak eşi Gönül Tekin yıllarca programın akademik yönünü şekillendirmeye devam etti. Yani bugün Cunda'da gördüğünüz bu kurum, tek bir kişinin ya da kurumun değil, iki akademisyenin ömür boyu sürdürdüğü bir emeğin ürünü.

Program Ne Öğretiyor, Kimler Katılabiliyor?

Burada turistik bir kurs ya da hafta sonu atölyesi aramayın — bu, ciddi bir akademik yoğun program. Her yıl 1 Temmuz ile 15 Ağustos arasında, altı hafta boyunca, günde beş saat ders yapılıyor. Müfredatın omurgasını Osmanlı Türkçesi okuma-yazma çalışmaları oluşturuyor: el yazması belgelerden matbu metinlere, 14. yüzyıl kaynaklarından 19-20. yüzyıl basılı eserlere uzanan geniş bir yelpazede metin okuma pratiği yapılıyor. Buna ek olarak Arapça, Farsça ve zaman zaman Karamanlıca (Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe) dersleri de programa dahil ediliyor.

Kontenjan oldukça sınırlı; okul yaklaşık 20-22 öğrenciyle sınırlı tutuluyor ve katılımcıların büyük bölümü yurt dışından, çoğunlukla Harvard, Yale, Berkeley, Georgetown gibi üniversitelerde Osmanlı tarihi veya Türkoloji alanında yüksek lisans ya da doktora yapan araştırmacılardan oluşuyor. Bazı öğrenciler Türk Kültür Vakfı gibi kurumların burslarıyla katılıyor. Yani kapıdan girip "bir kurs alabilir miyim" diyebileceğiniz bir yer değil; başvuru ve akademik değerlendirme süreci gerektiren, araştırmacılara yönelik seçici bir program.

Programın başlangıcında öğrenci sayısı yılda yaklaşık on kişiyken, zamanla bu sayı ikiye katlanarak bugünkü kapasitesine ulaşmış. Bu büyüme, aslında alana olan ilginin de bir göstergesi: Osmanlı arşivlerinin dijitalleşmesiyle birlikte dünya genelinde Osmanlıca metin okuyabilen araştırmacı ihtiyacı arttı, Cunda'daki bu yoğun program da bu boşluğu dolduran nadir adreslerden biri haline geldi. Türkiye'de Osmanlı Türkçesi öğreten başka kurumlar da var elbette, ama Cunda'yı farklı kılan, hem Harvard'ın akademik ağırlığından beslenmesi hem de dersleri adanın sakin, dikkat dağıtıcı unsurlardan uzak atmosferinde işlemesi.

Cunda Adası: Kurumun Ötesinde Bir Ada

Enstitüyü bir kenara bırakıp sade bir gezgin gözüyle baksanız da Cunda kendi başına ziyareti hak eden bir yer. Ayvalık'a köprüyle bağlı bu küçük ada, 1923'teki nüfus mübadelesine kadar büyük ölçüde Rum nüfusun yaşadığı bir yerleşimdi; bugün hâlâ ayakta duran taş evler, dar sokaklar ve Ayazma Kilisesi gibi yapılar o dönemden kalma izleri taşıyor. Zeytinyağı ve balık, adanın mutfak kimliğinin temelini oluşturuyor; akşam saatlerinde sahil boyunca sıralanan lokantalarda bir yandan Midilli Adası'nın (Yunanistan) ışıklarını izlerken yemek yemek, Cunda'nın klasik deneyimlerinden biri. Bu coğrafi ve kültürel doku, aslında enstitünün neden burada kurulduğunu da bir nebze açıklıyor: hem sakin hem de tarihsel katmanları zengin bir ortam, Osmanlı ve Doğu Akdeniz tarihini çalışan araştırmacılar için ideal bir çalışma iklimi sunuyor.

Adada vaktinizin bir kısmını mutlaka Şeytan Sofrası'na, gün batımını izlemek için çıkmanızı öneririm; oradan hem Ayvalık'ın irili ufaklı adacıklarını hem de hava açıkken Midilli'nin kıyı şeridini görebiliyorsunuz. Taş sokaklarda yürürken karşınıza çıkan eski Rum evlerinin bir kısmı bugün butik otel ya da kafeye dönüştürülmüş durumda; bu da adanın hem tarihini koruyan hem de turizme uyum sağlayan bir denge kurduğunu gösteriyor. Enstitü binası da tam olarak bu dokunun içinde, sıradan bir sokakta, üzerinde herhangi bir "ziyarete açık" tabelası olmadan duruyor — bu yüzden bilmeyen çoğu ziyaretçi önünden fark etmeden geçip gidiyor.

Neden Önemli: Küçük Bir Adanın Büyük Akademik Rolü

Cunda'yı ziyaret eden çoğu insan bu binanın önünden geçip gidiyor, çünkü dışarıdan bakıldığında sade bir taş yapıdan farksız. Oysa otuza yakın yıldır burada, dünyanın farklı üniversitelerinden gelen araştırmacılar Osmanlı belgelerini okumayı öğreniyor, tezlerine kaynak topluyor, bir dönem Türkiye'de akademik bir köprü kuruyor. Bu benim için Cunda'nın en çok sevdiğim yanlarından biri: turistik cazibesinin arkasında, sessiz sedasız işleyen ciddi bir bilim geleneği barındırması. Adaya bir dahaki gidişinizde balık lokantaları ve gün batımı fotoğraflarının yanına, bu küçük ama etkisi büyük kurumu da ekleyin — sadece dışarıdan selam vererek de olsa, hikâyesini bilmek adaya bakışınızı değiştirecektir.