1932 yılının 25 Mart'ında İstanbul'un önde gelen gazetelerinden Son Posta, okurlarına sarsıcı bir haber duyuruyordu: bir yıl önce, 1931'de, otuz ila elli ton arasında Osmanlı devlet evrakı, okkası (yaklaşık 1,28 kilogram) yalnızca 3 kuruş 10 paraya Bulgaristan'a satılmıştı. Haberin arkasında, bir imparatorluğun yüzyıllar süren bürokratik hafızasının hurda kağıt muamelesi görmesi vardı. Ancak bu olayın nasıl anlatılacağı, doksan yılı aşkın süredir tartışmalı kalmış bir mesele. Bazı okuyucular bu hikâyeyi bugün de sorguluyor; bir yorumcunun deyişiyle, "o dönem devlet Bulgarların talebi üzerine Bulgar arşivini göndermiştir" — yani ortada bir "satış" değil, meşru bir iade olduğu iddia ediliyor. Peki tarihsel kayıtlar ne diyor?

Sirkeci'de Vagonlara Yüklenen Evrak

Olayın çekirdeği, 1929 yılında Maliye Vekâleti'nin, dönemin defterdarlıklarına "lüzumsuz" görülen eski evrakın hurda olarak satılması yönünde verdiği bir talimata dayanıyor. Bu tasnif işi, belgelerin tarihi ve arşivsel değerini takdir edebilecek herhangi bir uzmana danışılmadan, sıradan memurlarca yürütüldü. Sonuç olarak 1931'de otuz ila elli ton arasında evrak, kâğıt hamuru üretiminde kullanılmak üzere Sofya yakınlarındaki Kostaneç kasabasında bulunan, İsviçreli Berger ailesine ait bir kâğıt fabrikasına satıldı. Muhatap resmî bir Bulgar kurumu değil, özel bir sanayi işletmesiydi.

Olay, evrak Sirkeci Garı'nda vagonlara yüklenirken bir kısmının etrafa saçılması ve sokak çocuklarının belgeleri toplayıp satmaya başlamasıyla gün yüzüne çıktı. Gazeteci İbrahim Hakkı (Konyalı), 4 Mayıs 1931'de "Okka ile Satılan Kıymetli Evrak Meselesi" başlıklı yazısıyla kamuoyunu harekete geçirdi. Arşivci ve öğretmen Muallim Cevdet ise 17 Mayıs 1931'de dönemin Başbakanı İsmet İnönü'ye sert bir mektup yazarak "Türkiye'nin en zengin hazine-i evrakının yarısının imha edildiği" uyarısında bulundu.

Hükümetin Tepkisi: Genelge, Müzakere ve Geri Alınan Çuvallar

Kamuoyu baskısı sonuç verdi. İsmet İnönü hükümeti 10 Haziran 1931'de acil bir genelge yayınlayarak tüm devlet dairelerine, evrakın hiçbir bahaneyle ziyan edilmemesi talimatını verdi. Ardından Bulgaristan tarafıyla temasa geçilerek satılan evrakın kâğıt hamuruna dönüştürülmesi engellenmeye çalışıldı. Kaynaklara göre bu girişimlerin sonucunda iki yıl kadar sonra 53-54 çuval civarında belge Türkiye'ye geri getirilebildi — satılan otuz-elli tonluk hacimle kıyaslandığında oldukça sınırlı bir miktar. Hükümet ayrıca 8 Ekim 1932'de Başbakanlığa bağlı "Tarihî Evrak Tetkik Heyeti"ni kurdu ve bu heyetin başına, olayı ilk gündeme getirenlerden Muallim Cevdet'i getirdi — cezalandırmak yerine sorumluluk vererek bir nevi telafi yolu seçildi. Daha sonraki dönemlerde, Bulgaristan'daki koleksiyondan yaklaşık 21.140 sayfa tutan 113 defterin mikrofilmi temin edilerek Türkiye'deki devlet arşivlerine kazandırıldı.

"Satış" mı, "Talep Üzerine Gönderme" mi? İki Anlatı Bir Arada

Konuya itiraz eden okuyucuların haklı olduğu bir nokta var: Bulgaristan'daki Osmanlı arşivinin tamamı 1931'deki hurda kağıt satışıyla açıklanamaz. Akademik literatür — örneğin Sofya'daki St. Kiril ve Metodiy Milli Kütüphanesi'ndeki koleksiyonu inceleyen "İstanbul'dan Sofya'ya Bir Göç Hikâyesi" başlıklı çalışma — belgelerin Bulgaristan'a en az iki farklı yoldan ulaştığını gösteriyor. Birinci ve en büyük hacimli yol, tam da yukarıda anlatılan 1931 satışı: ihmal zincirinin sonunda devlet evrakının hurda muamelesi görmesi. İkinci yol ise daha farklı bir köken taşıyor: Osmanlı idaresinin 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında bugünkü Bulgaristan topraklarından çekilmesi sırasında, bu bölgelerde üretilmiş olan yerel idari kayıtların (kadılık kayıtları, tımar ve zeamet defterleri, maliye defterleri gibi) büyük ölçüde yerinde kalması. Bu belgeler zaten Bulgar toprağında üretilmişti; imparatorluk oradan çekilirken taşınmadılar veya taşınamadılar.

Bu ikinci köken, yorumcunun işaret ettiği "talep üzerine gönderme" anlatısına kısmen yaklaşıyor — ama birebir örtüşmüyor. Elde edilebilen kaynaklarda, Bulgaristan'ın resmî bir talebi üzerine Türkiye'nin bilinçli olarak bir "Bulgar arşivi" gönderdiğine dair belgelenmiş, akademik bir kayda rastlanmadı; bulunan veriler, geride kalan yerel kayıtların zamanla Bulgar resmî kurumlarınca toplanıp kütüphaneye taşındığı yönünde. Yani muhtemelen iki farklı olay zamanla halk hafızasında birbirine karışmış: (1) 1931'de merkezî hazine evrakının hurda kâğıt olarak satılması — bu, dönemin gazete haberleriyle, hükümet genelgesiyle ve arşiv kurumu belgeleriyle doğrulanabilen, tartışmasız gerçekleşmiş bir olay; (2) Osmanlı'nın Bulgaristan'dan çekilirken oradaki yerel idari kayıtların geride kalması — bu da ayrı, daha az dramatik ama tarihsel olarak makul bir süreç. İki anlatı da kaynaklarda yer buluyor; "tamamen satıldı" ya da "tamamen talep üzerine gönderildi" gibi tek cümlelik kesin yargılar, meselenin katmanlı yapısını basitleştiriyor.

Bugün Sofya'da Ne Var?

Kökeni ne olursa olsun, sonuç ortada: St. Kiril ve Metodiy Bulgaristan Milli Kütüphanesi'nin Şarkiyat Bölümü bugün 1 milyonu aşkın Osmanlı dönemi arşiv vesikasına ev sahipliği yapıyor ve bu belgelerin yüzde 90'dan fazlası Osmanlı Türkçesiyle yazılmış; kalanı Arapça ve Farsça. Koleksiyon içinde 191 kadı sicili, 720 maliye defteri ve 405 tımar/zeamet defteri bulunduğu aktarılıyor. Bu rakamlarla Sofya, İstanbul ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü büyük Osmanlı arşiv merkezi kabul ediliyor. Türkiyeli araştırmacılar zaman zaman bu koleksiyonu incelemek üzere Sofya'ya gidiyor; koleksiyonun bir kısmının mikrofilm veya dijital kopyaları çeşitli projelerle Türkiye'ye kazandırılmaya çalışılıyor.

Sıkça Sorulan Sorular

1931'de satılan evrakın tamamı mı Bulgaristan'daki bugünkü arşivi oluşturuyor?
Hayır. 1931 satışı koleksiyonun önemli bir bölümünü açıklıyor olsa da, Bulgaristan'daki Osmanlı belgelerinin bir kısmı, Osmanlı idaresinin 19. yüzyıl sonunda bölgeden çekilmesi sırasında yerinde kalan yerel idari kayıtlardan (kadı sicilleri, tımar defterleri gibi) oluşuyor. İki farklı köken, tek bir olaymış gibi anlatılınca kafa karışıklığı yaşanabiliyor.

Satılan evrakın hiçbiri geri alınamadı mı?
Kısmen alındı. Kaynaklara göre satıştan sonraki birkaç yıl içinde 53-54 çuval civarında belge Türkiye'ye getirilebildi; ayrıca sonraki dönemlerde binlerce sayfalık mikrofilm kopyası temin edildi. Ancak otuz-elli ton olarak tarif edilen orijinal hacimle kıyaslandığında bu, sınırlı bir telafi.

Bu olaydan sorumlu tutulan bir kişi ya da kurum oldu mu?
Doğrudan bir yargılama kaydına rastlanmadı; sorumluluk, evrakı yeterli uzmanlık olmadan tasnif eden memurlara ve konuyu denetlemeyen dönemin bürokrasisine atfediliyor. Hükümet, olayı gündeme getiren Muallim Cevdet'i cezalandırmak yerine yeni kurulan Tarihî Evrak Tetkik Heyeti'nin başına getirdi.

Not: Bu yazı, 25 Mart 1932 tarihli Son Posta haberi ile bu haberi konu alan güncel araştırma ve derleme yazılarına (gazeteci ve hukuk tarihçisi makaleleri, akademik bir dergi makalesi ile kurumsal haber ajansı haberleri) dayanılarak hazırlanmıştır. Olayın bazı ayrıntıları (örneğin geri alınan çuval sayısı veya belirli kişilerin sorumluluk derecesi) kaynaklar arasında küçük farklılıklar gösterebilir; okuyucular, konunun tartışmalı yönlerini dikkate alarak birincil arşiv kaynaklarına da başvurabilir.