Selanik'in eski kartpostallarına bakanlar bazen fark etmeden geçer: şehrin silüetinde, minarelerin arasında bir tanesi diğerlerine benzemez. Düz değil, sarmaldır — bir ip gibi kendi etrafında burulmuş, o dönem için görülmedik bir ustalıkla yontulmuştur. Bugün o minare yok. Yerinde bir otel var, günlük hayatın telaşı içinde kimse durup "burada bir cami vardı" demiyor. Oysa Burmalı Camii, Selanik'in Osmanlı geçmişinden geriye kalan en özgün izlerden biriydi — hem mimarisiyle hem de etrafını saran, çoğu zaman yanlış anlatılan hikâyesiyle.

Selanik siluetinde kaybolan bir sarmal minare

Vardar Kapısı semtinde, bugünkü Egnatia Caddesi üzerinde, No. 4 olarak anılan bir noktada yükseliyordu bu cami. Selanik'in Osmanlı dönemi boyunca şehrin ana caddelerinden birinin üzerinde, günlük hayatın tam ortasında duran bir yapıydı. Şehri tarif eden gezginlerin, fotoğrafçıların ve haritacıların dikkatini çeken şey her zaman aynıydı: minaresi. Diğer camilerin düz, dilimli ya da sade minarelerinin aksine, bu caminin minaresi burmalıydı — yani gövdesi boyunca sarmal, yivli bir desenle işlenmişti. Bu görsel farklılık o kadar belirgindi ki, cami zamanla halk arasında kendi adından çok bu özelliğiyle anılır oldu: Yivli Minare Camii.

Osmanlı mimarisinde burmalı minare işçiliği yaygın bir teknik değildi; taşın ya da tuğlanın bu şekilde bükülerek işlenmesi ustalık ve sabır isteyen, nadir rastlanan bir uygulamaydı. Selanik gibi kozmopolit, çok katmanlı bir şehirde bu detay, caminin sadece bir ibadet mekânı değil aynı zamanda bir zanaat abidesi olarak da hatırlanmasını sağlamıştı.

Cami neydi: 15. yüzyıldan kalan bir mimari miras

Tarihi fotoğraflar ve kayıtlar, caminin 15. yüzyıla, yani Osmanlı'nın Selanik'i fethinin ardından şehrin yeniden imar edildiği erken döneme uzandığını gösteriyor. Yapı, dönemin karakteristik izlerini taşıyordu: kare planlı bir gövde, üzerini örten tek kubbe, geniş ve süslemeli saçaklar, kiremit kaplı bir çatı. Bu özellikler, 15. yüzyıl Osmanlı cami mimarisinin Anadolu ve Rumeli'de sıkça görülen, sade ama orantılı üslubuyla birebir örtüşüyordu.

Cami küçük ölçekli olsa da, bulunduğu konum itibarıyla mahallenin günlük ritmine sıkı sıkıya bağlıydı. Vardar Kapısı, Selanik'in kara yoluyla şehre giriş noktalarından biriydi; buradan geçen tüccarlar, yolcular, mahalle sakinleri caminin önünden günde defalarca geçiyordu. Yüzyıllar içinde şehir değişse, nüfus dönüşse de cami, kendine has burmalı minaresiyle sabit bir referans noktası olmayı sürdürdü.

İshak Paşa mı, Hacı Ali mi? Yaygın bir atıf hatası

Bugün internette ve sosyal medyada bu caminin adı çoğunlukla "İshak Paşa Camii" olarak geçer; genellikle de "15. yüzyılda İshak Paşa tarafından yaptırıldı" şeklinde bir cümleyle. Bu anlatı o kadar çok tekrarlanmış ki neredeyse tartışmasız bir gerçek gibi kabul görüyor. Ne var ki elimizdeki en somut belge bu tarihi başka bir isme bağlıyor.

1784 tarihli bir kayıt, caminin banisini açıkça belirtiyor: Hacı Ali. Belgeye göre bu kişi, Sultan Murad'ın berberinin — dönemin ifadesiyle tarakçısının — oğluydu. Yani caminin inşasını üstlenen kişi bir paşa ya da devlet erkânından biri değil, saraya hizmet eden bir zanaatkârın oğluydu. Bu belgede İshak Paşa'ya ya da bazı anlatılarda geçen İbrahim Paşa'ya dair herhangi bir referans bulunmuyor.

Bu, dijigezgin'in Türk izleri serisinde sık karşılaştığı bir örüntü: yurt dışındaki bir Osmanlı yapısı, zamanla daha "tanıdık" ya da daha "prestijli" bir isme bağlanarak anlatılır hale geliyor. Bir paşanın adı, bir zanaatkârın oğlunun adından çok daha akılda kalıcı ve "hikâyeye yakışır" görünüyor olabilir. Ama elimizdeki belge sağlamsa, ona sadık kalmak gerekiyor — ve bu belge caminin gerçek banisinin Hacı Ali olduğunu söylüyor. Bir kısım kaynaklarda ayrıca caminin aslında bir Aziz Kyriaki Kilisesi'nden çevrildiği yönünde bir iddia da dolaşır; ancak bu iddia da güvenilir kaynaklarla desteklenmeyen, asılsız bir söylenti olarak kalıyor.

1917 yangını efsanesi: kaybın gerçek nedeni

Burmalı Camii'nin akıbetiyle ilgili en yaygın ikinci yanlış da tarihle ilgili. Sosyal medyada sıkça anlatılan versiyon şöyle: cami, 1917'deki Büyük Selanik Yangını'nda ağır hasar görmüş ve bir süre sonra yıkılmış. Bu anlatı, trajik ve akılda kalıcı olduğu için hızla yayılmış olabilir — ama gerçeği tam olarak yansıtmıyor.

18 Ağustos 1917'de başlayan ve yaklaşık 32 saat süren yangın, gerçekten de Selanik tarihinin en yıkıcı felaketlerinden biriydi. Şehrin üçte biri, yaklaşık 1.000.000 metrekarelik bir alan alevlere teslim olmuştu. Bu yangında aralarında 11 caminin de bulunduğu pek çok önemli yapı yok oldu. Selanik'in Osmanlı mirasından geriye kalanların çoğu benzer bir kaderi paylaştı; şehrin yıkılıp yok edilen Mevlevihanesi de bu sessiz kayıpların bir başka acı örneğidir. Ancak Burmalı Camii bu kayıp listesinde yer almıyordu. Yapı, yangını yapısal bir hasar almadan atlattı.

Asıl kayıp, yangından sonra geldi. Cami ayakta kalmasına rağmen, şehrin yeniden imar sürecinde yetkililer tarafından yıkılmaya karar verildi. Yangının açtığı boşluk, Selanik'i yeni bir kentsel vizyonla yeniden inşa etme fırsatı olarak görüldü ve bu vizyonda Osmanlı dönemine ait pek çok yapı gibi Burmalı Camii'ne de yer verilmedi. Yıkımın ardından o arsaya bir otel inşa edildi. Yani caminin sonunu getiren şey doğrudan bir doğal afet ya da savaş hasarı değil, sonradan alınan bir kentsel planlama kararıydı. Yangın onu yok etmedi; yangının yarattığı fırsat, insan eliyle yok etti.

Bu ayrım küçük bir teknik detay gibi görünebilir ama aslında hikâyenin özünü değiştiriyor. "Yangında kayboldu" denildiğinde bu bir felaketin kaçınılmaz sonucu gibi algılanıyor. Oysa gerçek, daha rahatsız edici bir seçimi anlatıyor: yapı hayatta kalmıştı, ama kalması tercih edilmedi.

Bugün yerinde ne var: Selanik'te Osmanlı izini aramak

Bugün Egnatia Caddesi üzerindeki o noktada yürüyen biri, burada bir zamanlar burmalı minareli bir caminin durduğunu fark etmeden geçer. Otel binası, şehrin modern dokusunun bir parçası olarak sessizce yerini almış durumda; ne bir levha, ne bir işaret o eski cami hakkında bir şey söylemiyor.

Selanik, bugün de Osmanlı döneminden kalma birkaç camiyi — bazıları müzeye ya da başka işlevlere dönüştürülmüş halde — hâlâ barındırıyor. Ama Burmalı Camii, hem mimari özgünlüğü hem de hikâyesinin katmanlı yanlış anlatımları yüzünden, bu izlerin en dikkat çekici ama en az anlaşılan örneklerinden biri olarak kalıyor. Kültür Envanteri gibi kaynaklara dayanarak bu hikâyeyi doğru anlatmak, sadece bir binanın değil, bir şehrin hafızasının doğru kurulmasına küçük bir katkı sunuyor.

Selanik sokaklarında dolaşırken artık göremeyeceğimiz bu sarmal minareyi hayal etmek, kaybolan Osmanlı silüetinin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Bir yapının fiziksel olarak yok olması bir şeydir; hikâyesinin de yanlış hatırlanması başka bir şey. Burmalı Camii'nin asıl kaybı belki de tam olarak burada yatıyor: hem yerinde, hem de anlatısında.