Lefkoşa'nın surlarla çevrili eski şehir merkezinde, çevresindeki dar sokaklardan ve çarşıdan fersah fersah yükselen iki ince minare dikkat çeker. Bu yapı, Kuzey Kıbrıs'ın en önemli mimari simgelerinden biri olan Selimiye Camii'dir. Ne var ki minareler, altındaki devasa taş kütlenin aslını gizler: bu yapı, kökeninde bir Gotik katedral olarak inşa edilmiş, yüzyıllar içinde önce bir krallığın taç giyme mekânına, ardından bir camiye dönüşmüştür. Selimiye Camii'nin hikâyesi, Kıbrıs'ın Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz dönemlerinin iç içe geçtiği katmanlı tarihini tek bir bina üzerinden okumak isteyenler için eşsiz bir fırsat sunar.

Ayasofya Katedrali: Gotik Bir Başlangıç

Yapının temelleri, Kıbrıs'ın Lüzinyan Hanedanı yönetiminde olduğu döneme, 13. yüzyıl başlarına uzanır. Kaynaklara göre inşaatın ilk taşı 1209 yılında dönemin Katolik başpiskoposu tarafından, daha önce burada bulunan küçük bir Bizans kilisesinin yerine konmuştur. Rivayete göre bu küçük kilise, 1197'de Kral I. Amalric'in taç giydiği yerdi ve yeni katedral de bu simgesel önemi devralarak inşa edildi. Fransız Gotik mimarisinin Doğu Akdeniz'deki en olgun örneklerinden biri olacak bu yapının tamamlanması yaklaşık bir buçuk asır sürmüş, katedral ancak 1326 yılında ibadete tam anlamıyla açılabilmiştir.

Aziz Sophia'ya (Ayasofya) ithaf edilen katedral, Lüzinyan krallarının taç giyme törenlerinin yapıldığı, adanın en yüksek dini ve simgesel statüye sahip kilisesiydi. Sivri kemerleri, yüksek pencereleri ve ince işçilikli cephesiyle yapı, dönemin Fransa ve Avrupa'daki büyük katedralleriyle aynı mimari dili konuşuyordu — bu da onu bugün hâlâ Kıbrıs'taki en önemli Gotik anıt yapan özelliktir.

1571: Osmanlı Fethi ve Camiye Dönüşüm

Kıbrıs'ın kaderi 16. yüzyılın ikinci yarısında yeniden değişti. Osmanlı ordusu, 1570 yazında adaya çıkarma yaptı ve Lefkoşa'yı elli günü aşan bir kuşatmanın ardından 9 Eylül 1570'te ele geçirdi. Kuşatma sırasında katedral, kentteki pek çok kişi için sığınak işlevi görmüş; kentin düşüşünün ardından ise yapı el değiştirmişti. Osmanlı yönetimi kısa süre içinde katedrali camiye çevirme kararı aldı: kaynaklara göre 15 Eylül 1571'de, dönemin komutanı Lala Mustafa Paşa'nın da katıldığı ilk Cuma namazı burada kılındı ve yapı resmen ibadete açıldı.

Dönüşüm sırasında binaya mihrap ve minber gibi İslami unsurlar eklendi; en görünür değişiklik ise yapının iki ucuna inşa edilen, o dönemin Gotik cephesiyle keskin bir tezat oluşturan sivri, kalem gövdeli minareler oldu. Yapının adı da bu süreçte değişti: fatih Osmanlı padişahının onuruna Selimiye Camii adını aldı. Böylece bina, bir yandan Hristiyan Avrupa'nın Gotik mimari mirasını taşırken, öte yandan İslam ibadet mekânı kimliğini kazanmış oldu — bu ikili karakter, yapıyı Akdeniz'de benzersiz kılan unsurdur.

Gotik İskeletin Korunması

Selimiye Camii'nin en dikkat çekici yanı, camiye dönüştürülürken yapının özgün Gotik iskeletinin büyük ölçüde korunmuş olmasıdır. Sivri kemerler, payandalar ve pencere düzenleri hâlâ 14. yüzyıl katedralinin izlerini taşır; yalnızca içeride yer alan tasvirler ve heykeller kaldırılmış, duvarlar ibadete uygun şekilde sadeleştirilmiştir. Bugün ziyaretçiler, minareleri geçip içeri girdiklerinde kendilerini bir Avrupa katedralinin taş sütunları arasında secdeye kapanan bir cemaatin ortasında bulurlar.

İngiliz Sömürge Döneminde Bir Mahya: 1953

Kıbrıs'ın tarihi Osmanlı döneminin ardından da katmanlanmaya devam etti. 1878'de yönetim fiilen Britanya İmparatorluğu'na devredildi ve 1914'teki resmî ilhaktan sonra ada, 1960'ta bağımsızlığını kazanana kadar İngiliz sömürge yönetimi altında kaldı. Bu dönem, Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum toplulukları için siyasi kimlik tartışmalarının, idari değişimlerin ve zaman zaman gerginliklerin yaşandığı uzun bir süreçti.

İşte bu sömürge döneminin ilginç ve az bilinen bir anısı, Selimiye Camii'nin minareleri arasında yaşandı. Osmanlı geleneğinden gelen mahya — Ramazan ayında cami minareleri arasına gerilen tellere ışıklı harflerle bir mesaj asma sanatı — Lefkoşa'da da yaşatılıyordu. 1953 yılında, Kraliçe II. Elizabeth'in bir yıl önce tahta çıkmasının ardından, Selimiye Camii'nin minareleri arasına İngilizce "God Save the Queen" ("Tanrı Kraliçeyi Korusun") yazılı bir mahya asıldığı belgelenmiştir. Bu görüntü, İngiliz sömürge yönetiminin, yüzyıllar önce bir katedralden dönüştürülmüş bu caminin dinî geleneğini, kraliyete bağlılık mesajı vermek için kullandığı çarpıcı bir andı; dönemin İngiliz resmî arşivlerinde de bu mahyaya ait bir fotoğraf yer almaktadır.

Bir Fotoğrafın Yanlış Hafızası

Bu tarihi kareye dair yıllar sonra ilginç bir yanılgı da ortaya çıktı: fotoğraf zaman zaman sosyal medyada, Kıbrıs'la hiç ilgisi olmayan bir bağlamda, Türkiye'deki bir cami — özellikle Edirne'deki aynı adı taşıyan Selimiye Camii — ile ilişkilendirilerek ve yanlış bir tarihe (1948 gibi) atfedilerek paylaşıldı. Oysa 1948'de İngiltere tahtında Kraliçe değil Kral VI. George oturuyordu; "Tanrı Kraliçeyi Korusun" yazılı bir mahyanın o tarihte asılmış olması tarihen mümkün değildi. Görüntünün gerçek kaynağı, 1953 yılında, henüz bağımsızlığını kazanmamış İngiliz yönetimindeki Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'daki bu Ayasofya-Selimiye Camii'dir. Bu karışıklık, tarihi görsellerin bağlamından koparılınca ne kadar kolay çarpıtılabileceğinin de küçük ama öğretici bir örneğidir.

Bugün Selimiye Camii

Günümüzde Selimiye Camii, Lefkoşa'nın surlariçi bölgesini gezen herkesin uğrak noktasıdır. Hemen yanı başındaki Bedesten ve tarihi Arasta çarşısıyla birlikte, kentin Lüzinyan-Venedik-Osmanlı katmanlarını aynı yürüyüş güzergâhında görme imkânı sunar. Ziyaretçiler caminin sade ama etkileyici iç mekânında hem İslami ibadet unsurlarını hem de yüzyıllar öncesinden kalma Gotik taş işçiliğini bir arada görebilir. Selimiye Camii, yalnızca bir ibadet mekânı değil; fetihlerin, imparatorlukların ve kültürlerin adada bıraktığı izleri tek bir çatı altında saklayan canlı bir tarih belgesidir.