İngiltere'nin güney kıyısında, Portsmouth Limanı'nın hemen karşısında, gemilerin gece gündüz girip çıktığı sakin bir sudan bakışın ötesinde küçük bir mezarlık uzanır. Ziyaretçilerin çoğu burayı hiç bilmez; oysa bu topraklarda, binlerce kilometre uzaktaki bir vatandan gelmiş Osmanlı denizcileri yatar. Clayhall Royal Naval Cemetery'nin bir köşesinde, sıra sıra dizilmiş mezar taşları arasında Türk Deniz Şehitliği bulunur. Halk arasında genellikle "Portsmouth'taki şehitlik" diye anılsa da, mezarlık teknik olarak Portsmouth'un karşı yakasındaki Gosport ilçesi sınırları içindedir. Bu ayrım küçük bir coğrafi detay gibi görünse de, hikâyenin başladığı yeri doğru anlamak için önemlidir: iki kıyı, aynı limanın iki yüzü, ve aralarında yüz elli yılı aşkın bir zamandan süzülüp gelen sessiz bir bağ.

Beklenmedik bir şehitlik: Gosport ve Portsmouth arasında

Portsmouth, on dokuzuncu yüzyılda İngiltere'nin en önemli deniz üslerinden biriydi; Kraliyet Donanması'nın tersaneleri, hastaneleri ve eğitim tesisleri burada yoğunlaşmıştı. Limanın karşı kıyısındaki Gosport ise bu deniz altyapısının ayrılmaz bir parçasıydı; Haslar Deniz Hastanesi gibi kurumlar buradaydı ve pek çok yabancı denizci, eğitim ya da tedavi amacıyla bu bölgeye gelip gidiyordu. Osmanlı denizcilerinin izinin bu bölgede bulunması, dolayısıyla bir tesadüf değil, döneminin deniz diplomasisinin ve teknik işbirliğinin doğal bir sonucuydu. Bugün Clayhall Royal Naval Cemetery'yi ziyaret eden birinin karşısına çıkan Türk Deniz Şehitliği bölümü, hilal ve yıldız motifleriyle, Osmanlı mezar taşı geleneğini yansıtan işaretleriyle, İngiliz denizcilerin mezarları arasında kendine has bir köşe oluşturur. Ziyaretçi için bu, beklenmedik bir karşılaşmadır: binlerce kilometre uzaktaki bir imparatorluğun evlatlarının, İngiltere'nin bu sakin köşesinde ebedi istirahatgahını bulmuş olması.

Osmanlı gemileri neden İngiltere'deydi

Bu hikâyenin kökleri, on dokuzuncu yüzyılın ortasına, Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Devleti'nin Batı'yla, özellikle de İngiltere'yle kurduğu yakın askeri ve teknik ilişkilere uzanır. 1850'li yıllar boyunca Osmanlı donanması, modernleşme çabalarının bir parçası olarak İngiliz tersaneleriyle ve deniz kurumlarıyla sıkı temas halindeydi. Gemiler, teknik bakım, onarım ve eğitim amacıyla İngiliz limanlarını ziyaret ediyor; personel, o dönemin en gelişmiş deniz teknolojilerini ve uygulamalarını yakından tanıma fırsatı buluyordu. Bu ziyaretler tek bir sefere ya da tek bir yıla sığmıyordu; on yıla yayılan, farklı zamanlarda tekrarlanan bir ilişkiler ağının parçasıydı. Kırım Savaşı döneminde ve sonrasında Osmanlı-İngiliz ittifakının güçlenmesi, bu deniz temaslarını daha da sıklaştırmıştı. Portsmouth ve civarındaki üsler, bu dönemde Osmanlı denizcilerinin aşina olduğu, defalarca demir attığı limanlar arasına girmişti.

Kolera ve kayıplar

Ama bu uzak diyarlarda geçirilen zaman, her zaman eğitim ve teknik gelişmeyle sınırlı kalmadı. On dokuzuncu yüzyıl, Avrupa'nın büyük liman şehirlerinde kolera salgınlarının sık sık baş gösterdiği bir dönemdi; kalabalık gemiler ve limanlar, bu tür hastalıkların hızla yayılması için elverişli bir zemin oluşturuyordu. Kaynaklar, İngiltere'de hayatını kaybeden Osmanlı denizcilerinin önemli bir bölümünün bu salgın hastalıklara, özellikle koleraya yenik düştüğünü işaret eder. Uzak bir vatandan, ailelerinden ve tanıdık bir topraktan uzakta, bir salgının pençesinde hayatını kaybetmek, o dönemin denizcileri için gurbette ölmenin en acı biçimlerinden biriydi. Bu kayıplar, kazaların ya da çatışmaların değil, hastalığın yol açtığı sessiz bir trajedinin izleriydi; ama aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkinin ne denli yakın ve yoğun olduğunun da bir kanıtıydı, zira bu denizciler sıradan bir ziyaretçi değil, uzun süreli görev ve eğitim için bu topraklarda bulunuyorlardı.

Mezarların hikâyesi ve yüzyıl başındaki nakil

Hayatını kaybeden Osmanlı denizcileri, öldükleri yerde, İngiliz topraklarında defnedildi. İlk mezarları, Haslar Deniz Hastanesi'ne bağlı mezarlık alanlarındaydı; bu hastane, dönemin önde gelen deniz sağlık kurumlarından biri olarak, hem İngiliz hem de yabancı denizcilere hizmet veriyordu. Ancak yıllar geçtikçe, bu dağınık mezarların daha kalıcı ve düzenli bir şekilde anılması ihtiyacı doğdu. Yaklaşık 1900 yılında, Haslar'daki mezarlar, bugün Clayhall Royal Naval Cemetery içinde yer alan özel bir bölüme taşındı. Bu nakil, denizcilerin anısının dağınıklıktan kurtarılıp, tek bir çatı altında, düzenli bir şehitlik biçiminde onurlandırılmasını sağladı. Böylece Türk Deniz Şehitliği, bugün bildiğimiz haliyle, bir asrı aşkın süredir bu köşede varlığını sürdürüyor; mezar taşları, üzerlerindeki işaretlerle, uzak bir geçmişin sessiz tanıkları olarak duruyor.

Bugün: 18 Mart anmaları ve bu izi ziyaret etmek

Bugün Türk Deniz Şehitliği, unutulmuş bir köşe değil, canlı bir anma geleneğinin merkezi. Her yıl 18 Mart'ta, Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nin düzenlediği törenlerle burada yatan denizciler anılıyor; çelenkler bırakılıyor, saygı duruşları yapılıyor, iki ülke arasındaki bu tarihi bağ yeniden hatırlanıyor. 18 Mart tarihinin seçilmesi, Türk tarihinde taşıdığı ayrı bir anlamla da örtüşerek, anmaya simgesel bir derinlik katıyor. Bu törenler, sadece geçmişe bir saygı ifadesi değil, aynı zamanda Osmanlı-İngiliz ilişkilerinin, iki toplumun birbirine nasıl uzak coğrafyalarda bile dokunabildiğinin canlı bir hatırlatıcısı.

Dünyada Türk İzleri serisinin bu durağı, çoğu zaman turistik rotaların dışında kalan, ama bir o kadar da anlamlı bir yer. Portsmouth'u ya da Gosport'u ziyaret eden, deniz tarihine meraklı ya da köklerinin izini süren biri için, Clayhall Royal Naval Cemetery'deki bu sessiz köşe, iki ülke arasındaki bağın yüz elli yılı aşkın bir geçmişe dayandığını gösteren somut bir kanıt sunuyor. Denizin öte yakasında, evlerinden bu kadar uzakta hayatını kaybetmiş insanların hikâyesi, bugün hâlâ hatırlanıyor, hâlâ çiçekleniyor ve hâlâ ziyaretçilerine bir şeyler anlatıyor: gurbetin, dostluğun ve zamanın ötesinde kalan bir izin hikâyesini. Osmanlı'nın Avrupa'daki sessiz izleri yalnızca Gosport'la sınırlı değil; Almanya'da Osnabrück'te unutulmuş bir Osmanlı mezarı da bu topraklarda benzer bir hikâye fısıldar.