Atina'da bir sokakta yürürken, tabelalarda taşınan isimler aslında bir tarihin katmanlarını okumanıza yardımcı olabilir. Kimi semt adı Osmanlı döneminin izini taşır, kimi cadde ise 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın kahramanlarını anar. Bu iki katman yan yana durur ve modern Yunanistan'ın Osmanlı İmparatorluğu'ndan nasıl koptuğuna dair sessiz bir anlatı sunar. Ancak bu, son derece hassas bir tarih alanıdır. Aşağıda hem Yunan bağımsızlık anlatısını hem de bu süreçte yaşanan Müslüman ve Yahudi sivil kırımını, kaynaklara dayanarak ve hiçbir tarafı yüceltip diğerini karalamadan aktarmaya çalışıyorum. Rakamlar tartışmalı olduğunda bunu açıkça belirtiyorum.
Osmanlı'nın İzini Taşıyan Semtler
Atina, yaklaşık dört yüzyıl Osmanlı yönetiminde kaldı ve bu dönemde nüfusu Ortodoks Hristiyanlar ile Müslümanlardan (Türkler, Arnavutlar ve Müslüman olmuş yerel halk) oluşan karma bir kasabaydı. İsyan öncesinde şehrin nüfusu yaklaşık 10.000 kişiydi ve bunun yarısı Müslümandı. Bu geçmişin izleri bazı semt adlarında hâlâ görülebilir:
- Plaka: Akropolis'in eteklerindeki bu tarihi mahalle, Osmanlı döneminde şehrin "Türk mahallesi" ve Türk voyvodasının (valisinin) makamıydı. Adının Türkçe "plaka" (düz taş) kelimesinden geldiği yaygın bir görüştür; bununla birlikte, Arnavutça (Arvanitika) "pliak" yani "eski" kelimesinden "Pliaka Athena" (Eski Atina) türediği yönünde alternatif bir açıklama da vardır.
- Psyri (Psiri): Osmanlı döneminde bu bölgede "Kara Camii" adıyla anılan bir cami ve önemli bir Müslüman topluluğu bulunuyordu.
- Kolonaki: Bugünün seçkin semti, adını Osmanlı döneminde Atinalıların salgın hastalıklardan korunmak için diktikleri küçük bir sütundan ("kolonaki") alır.
- Halandri: Osmanlı döneminde geniş arazilere sahip Türk toprak sahibi Hala Bey'e atıfla anıldığı belirtilir.
Monastiraki gibi bazı adların ise Osmanlı öncesine, Bizans dönemine ("küçük manastır") dayandığını da not etmek gerekir. Yani Atina'nın toponimisi tek bir döneme değil, üst üste binmiş katmanlara aittir.
1821: İsyanın Nedenleri ve Yunan Bakışı
1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı'nı doğuran nedenler, adil biçimde ele alındığında çok katmanlıdır. Yunan tarafının anlatısında bu isyan, kendi devletini ve kimliğini kurma mücadelesiydi. Başlıca etkenler şunlardır:
- Milliyetçilik ve Aydınlanma: Fransız ve Amerikan devrimlerinden esinlenen milliyetçilik fikirleri, Yunan diasporası ve aydınları aracılığıyla yayıldı. Ortak dil ve Ortodoks kilisesi, bir ulus bilincini besledi.
- Ekonomik ve toplumsal koşullar: Napolyon Savaşları sonrası kötüleşen ekonomik durum, ağır vergiler ve gayrimüslimlerin siyasi haklarının sınırlı oluşu memnuniyetsizliği artırdı. Yunan anlatısında sıkça dile getirilen "ekonomik olarak da sömürülüyorduk" ifadesi, bu vergi ve toprak düzeni şikâyetlerine dayanır.
- Kimlik dönüşümü: İsyanla birlikte, kendilerini yüzyıllardır Romioi (Roma/Bizans halkı) olarak tanımlayan Ortodoks nüfus arasında, antik Yunan'a atıfla Helen (Yunan) kimliği öne çıkmaya başladı. Bu dönüşüm ani ve tam değildi; nitekim bazı Ortodoks topluluklar kendilerini 20. yüzyıla kadar "Romioi" olarak adlandırmayı sürdürdü.
Bu bakış açısı, ezilen bir topluluğun kendi haklarını ve kendi devletini talep etmesi olarak okunabilir ve tarihsel olarak meşru bir yönü vardır.
Madalyonun Diğer Yüzü: Tripoliçe ve Mora'daki Sivil Kırımı
Aynı savaşın, çoğu zaman gölgede kalan ve dürüstçe anılması gereken bir yüzü daha vardır. İsyanın ilk aylarında Mora Yarımadası'ndaki (Peloponnese) Müslüman siviller büyük ölçüde yok edildi veya kaçmak zorunda kaldı. Bu, bir olgudur ve küçümsenmemelidir.
En belgelenmiş olay, Tripoliçe (Tripolitsa) Katliamı'dır. Osmanlı'nın Mora'daki idari merkezi olan bu şehir, Eylül 1821'de Yunan güçlerince ele geçirildi. Şehrin düşmesinin ardından üç gün boyunca Müslüman (Türk ve diğer) ve Yahudi sivil nüfus katledildi. Ölü sayısına dair tahminler kaynaklara göre büyük farklılık gösterir: Şehre kısa süre sonra ulaşan Thomas Gordon sayıyı yaklaşık 8.000 olarak verirken, kimi tahminler 10.000 ile 25.000 arasında bir aralığa işaret eder. Dönemin Osmanlı vakanüvisi Seyyid Mehmed Es'ad Efendi, Yahudilerden hiçbirinin sağ bırakılmadığını, Türklerden ise yalnızca 97 kişinin fidye için esirgendiğini yazmıştır. (Bu rakamlar tartışmalıdır ve farklı kaynaklara aittir.)
Tripoliçe, isyanın ilk aylarında Mora'daki Müslümanlara yönelik dizinin en büyüğü ve sonuncusuydu. Tarihçiler, bu ilk dönemde onbinlerce Müslüman erkek, kadın ve çocuğun öldürüldüğünü tahmin eder. İsyandan önce Mora'daki Müslüman nüfusun 40.000–50.000 dolayında olduğu, 1822 ortasına gelindiğinde ise geriye çok az kişinin kaldığı belirtilir. Kalanların bir kısmı kalelere sığındı, bir kısmı Anadolu'ya kaçtı, birçoğu kuşatmalarda hayatını kaybetti. Böylece Mora'daki yüzyıllık Müslüman varlığı fiilen ortadan kalktı.
Şunu dürüstçe söylemek gerekir: Aynı olay, iki topluluk için iki farklı hafızadır. Yunanlar için bu, bir esaretin sona erişi ve bağımsızlığın doğuşudur; kırılan Müslüman ve Yahudi topluluklar için ise bir yok oluştur. İkisini de tanımadan bu dönemi anlamak mümkün değildir.
Cadde İsimlerinde Devrimin Hafızası
Bağımsızlıktan sonra, yeni kurulan Yunan devleti başkentinin sokaklarını 1821'in kahramanlarıyla ve önemli muharebelerin geçtiği yerlerle adlandırdı. Atina merkezinde Kolokotroni Caddesi, isyanın simge komutanı Theodoros Kolokotronis'i anar. Miaoulis, Androutsos, Botsaris, Karaiskakis, Kanaris gibi kahramanlar ile Bouboulina ve Manto Mavrogenous gibi kadın kahramanların adları da şehre yayılmıştır. Valtetsiou, Gravias, Arachovis gibi cadde adları ise devrimin belirleyici çarpışmalarına gönderme yapar. Böylece Osmanlı katmanının üzerine, bilinçli bir biçimde ulusal bir hafıza katmanı inşa edilmiştir.
İki Katmanı Birlikte Okumak
Atina'nın semt ve cadde adları, tek bir doğruyu değil, birbirini bütünleyen iki gerçeği aynı anda taşır: Plaka, Psyri ve Kolonaki gibi adlar Osmanlı yüzyıllarının izini korurken; Kolokotroni ve muharebe adları bu düzenden kopuşu ve yeni ulus kimliğini anıtlaştırır. Bu tarihi anlatırken tek bir tarafın gözünden bakmak eksik ve yanıltıcı olur. Yunan bağımsızlık mücadelesinin haklı yönlerini tanımak, Tripoliçe'de ve Mora genelinde yaşanan sivil kırımını görmezden gelmeyi gerektirmez; tersine, iki gerçeği birlikte tutmak, bu hassas dönemi insani ve dürüst bir şekilde anlamanın tek yoludur.
