Irak çöllerinde, Bağdat ile Basra arasında uzanan geniş topraklarda, bir zamanlar "Irak Şeyhlerinin Şeyhi" diye anılan bir adamın adı vardı: Uceymî Sâdûn. Bugün Türkiye'de çoğu kişi için tanıdık gelmeyen bu isim, aslında Osmanlı'nın son yıllarında ve Millî Mücadele'nin en zor günlerinde sadakatiyle öne çıkan, sonra da Ankara'da sessizce toprağa verilen bir müttefikin hikâyesidir. "Çöl Aslanı" lakabıyla anılan bu şeyhin hayatı, imparatorluklar çökerken bile bazı bağların nasıl ayakta kalabildiğini gösteren, unutulmaya yüz tutmuş ama bir o kadar da öğretici bir hatıradır.

Çöl Aslanı — kim bu Uceymî Sâdûn Paşa?

Uceymî Sâdûn, 19. yüzyılın sonlarında doğmuş, 1960 yılında Ankara'da hayata gözlerini yummuş bir Irak aşiret lideriydi. Mekke kökenli, asırlardır Basra-Bağdat hattında etkili olan Sadun ailesinin bir mensubuydu. Bu aile, bölgedeki Müntefik (Muntafiq) aşiret konfederasyonunun başında uzun süre söz sahibi olmuş, zaman zaman Osmanlı idaresiyle uyum içinde, zaman zaman gerilim içinde bir tarih yazmıştı. Uceymî, bu mirası devralan isimlerden biri olarak, dağınık aşiretleri tek bir çatı altında toplamayı başardı ve bunu yaparken Osmanlı Devleti'ne bağlılığını hiç gizlemedi.

Kendisine sonradan yakıştırılan "Şeyh-ül Meşayih" — yani Irak şeyhlerinin şeyhi — unvanı, sadece törensel bir sıfat değildi; bölgedeki pek çok aşiret reisinin onun sözünü dinlediğinin, onun çağrısına uyduğunun bir göstergesiydi. "Çöl Aslanı" lakabı ise daha sonra, I. Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde kazanılacaktı.

Sadun ailesi ve Müntefik: Osmanlı'ya I. Dünya Savaşı sadakati

I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Mezopotamya, İngiliz kuvvetlerinin Basra'dan başlayıp kuzeye doğru ilerlediği kritik bir cepheye dönüştü. Osmanlı ordusu, bu geniş ve çetin coğrafyada düzenli birliklerin yanında yerel aşiret güçlerine de büyük ölçüde muhtaçtı. İşte tam bu noktada Uceymî Sâdûn, Müntefik aşiretlerinden topladığı süvarileriyle sahneye çıktı.

Onun birlikleri, klasik cephe savaşından çok, çölün kendi mantığına uygun bir mücadele yürüttü: baskın, pusu, hızlı çekilme ve yeniden toparlanma üzerine kurulu bir gerilla taktiği. İngiliz kuvvetlerinin ikmal hatlarını yıpratan, ilerleyişini yavaşlatan bu tarz, düzenli ordulara alışkın İngiliz komutanları için de şaşırtıcı bir direniş biçimiydi. Uceymî'nin bu sebatı ve zorlu çöl şartlarında gösterdiği dayanıklılık, kendisine "Çöl Aslanı" lakabının yakıştırılmasına yol açtı — hem düşmanın hem de müttefiklerinin ağzında.

Bu dönemde İngiliz tarafında Mezopotamya ve Arabistan işleriyle ilgilenen T.E. Lawrence ile Uceymî'nin de yolları kesişmiş olmalıdır; kaynaklarda, Lawrence'ın ona Irak'ta bir tür krallık ya da yüksek mevki teklif ettiği, ancak Uceymî'nin bu teklifi geri çevirip Osmanlı'ya bağlılığını sürdürdüğü anlatılır. Bu anlatı, tek bir belgeyle kesinleşmiş bir olay olmaktan çok, dönemin sözlü rivayetlerinde ve sonraki nesillerin aktarımlarında yer bulmuş bir sadakat sembolü olarak okunmalıdır.

"16. yüzyıl mı, 20. yüzyıl mı?" — yaygın bir karışıklığın düzeltilmesi

Son yıllarda sosyal medyada dolaşan bazı paylaşımlarda, Uceymî Sâdûn Paşa'nın aslında 16. yüzyılda, Yavuz Sultan Selim döneminde yaşadığı, I. Dünya Savaşı'ndaki rolünün ise sonradan uydurulmuş bir efsane olduğu iddia ediliyor. Bu itiraz, ilk bakışta ciddi bir tarihsel düzeltme gibi görünse de aslında kendi içinde bir karışıklık barındırıyor.

Gerçek şu ki: Sadun ailesi, Müntefik konfederasyonunun başında yüzyıllar boyunca söz sahibi olmuş, tek bir kişiden ibaret olmayan geniş bir hanedan çizgisidir. Bu ailenin tarihinde birden fazla önemli isim vardır — örneğin 19. yüzyılın sonunda Sa'dun al-Mansur'un Osmanlı'ya karşı giriştiği ve 1891-1911 yılları arasında süren isyan hareketi, ailenin bambaşka bir kolunun bambaşka bir tarihsel anına aittir. Dolayısıyla "Sadun" veya "Sâdûn" ismini gören biri, kolayca ailenin farklı dönemlerdeki farklı liderlerini birbirine karıştırabilir.

Burada söz konusu olan Uceymî Sâdûn ise, 19. yüzyılın son çeyreğinde doğmuş, 1960'ta Ankara'da vefat etmiş, tamamen 20. yüzyıla ait bir şahsiyettir. I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı safında savaşması, sonrasında Millî Mücadele'ye destek vermesi ve Ankara'da hayatının son yıllarını geçirmesi, tarihî kayıtlarla örtüşen, iyi belgelenmiş bir çizgidir. Yani sosyal medyadaki itiraz, "Sadun ailesinden biri 16. yüzyılda da vardı" gerçeğini alıp, yanlışlıkla Uceymî'nin kendisine mal ediyor. Aile yüzyıllarca sürmüş olabilir; ama I. Dünya Savaşı'nın Çöl Aslanı, ailenin 20. yüzyıldaki temsilcisi olan bu Uceymî Sâdûn'dur — hayali bir figür değil, gerçek ve tarihsel olarak izlenebilir bir kişidir.

Millî Mücadele ve Ankara'ya katılım

Mondros Mütarekesi'nin ardından Osmanlı Devleti'nin çöküşü hızlanırken, Uceymî Sâdûn kendini yeni bir tercihin eşiğinde buldu. İngiliz mandası altına giren Irak'ta kalıp bölgesel bir güç olarak yoluna devam edebilirdi; ama o, Anadolu'da filizlenen Millî Mücadele'ye ve Ankara Hükümeti'ne yönelmeyi seçti. Bu tercih, sıradan bir siyasi hesap değil, yıllardır sürdürdüğü sadakatin doğal bir devamıydı.

Aşiret güçleriyle birlikte, özellikle Urfa cephesi çevresinde, Millî Mücadele'ye destek verdiği aktarılır. Bu dönemde Mustafa Kemal Atatürk'ün kendisine bir mektup yazdığı, bu mektupta Uceymî'nin desteğine duyulan takdirin dile getirildiği rivayet edilir; mektubun tam tarihi ve birebir ifadeleri konusunda kaynaklar arasında küçük farklılıklar bulunduğundan, bu ayrıntıları kesin bir alıntı olarak değil, dönemin ruhunu yansıtan bir jest olarak okumak daha doğru olur.

Sadakatinin belki de en çok anlatılan simgesi, kendisine sunulan maddi karşılıkla ilgilidir. Anlatıya göre, Ankara Hükümeti ona destekleri karşılığında on dört köy tahsis etmeyi teklif etmiş, fakat Uceymî bu geniş teklifi kabul etmeyip yalnızca tek bir köyü — Germuş'u — kabul etmiştir. Bu ayrıntı, belge bazında harfiyen doğrulanabilir bir mali kayıt olmaktan çok, kuşaklar boyu aktarılan bir fedakârlık ve alçakgönüllülük simgesi olarak değerlendirilmelidir. Yine de bu tür anlatıların ortak noktası, Uceymî'nin çıkar değil, sadakat üzerinden hareket ettiği izlenimini pekiştirmesidir.

Ankara'da son — Cebeci mezarı ve miras

Uceymî Sâdûn, hayatının geri kalan bölümünü Türkiye'de geçirdi ve 1960 yılında Ankara'da vefat etti. Cenazesi, kendisine gösterilen saygının bir ifadesi olarak askerî törenle kaldırıldı ve Cebeci Asri Mezarlığı'na defnedildi — Ankara'nın, devlete hizmet etmiş pek çok ismin son durağı olan bu tarihî mezarlığında, bugün de mezar taşı ziyaret edilebilecek bir hatıra olarak durmaktadır.

Onun hikâyesi, klasik ders kitaplarında fazla yer bulmasa da, Osmanlı'nın çöküş sürecinde ve Millî Mücadele'nin kuruluş sürecinde "Türk toprakları" sınırlarının çok ötesinde de sadakat bağları kurulabildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bir Irak aşiret lideri, imparatorluğun sonunu görmüş, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına destek vermiş ve hayatının son demini bu topraklarda, Ankara'da tamamlamıştır.

Bugün "Dünyada Türk İzleri" başlığı altında onun adını anmak, yalnızca unutulmuş bir ismi hatırlamak değil, aynı zamanda tarihin nasıl kolayca çarpıtılabildiğini de hatırlatmaktır. Uceymî Sâdûn Paşa'nın hikâyesi ne 16. yüzyıla ait bir efsanedir, ne de tamamen belgesiz bir uydurmadır; o, I. Dünya Savaşı'nın karmaşık coğrafyasında gerçekten yaşamış, gerçekten savaşmış ve gerçekten Ankara'ya bağlılık göstermiş bir adamın, dikkatle ayrıştırılması gereken ama özünde doğru olan hikâyesidir. Millî Mücadele'nin bu az bilinen müttefikleri arasında, işgal hatlarının içine sızan 'Gâvur Mümin' lakaplı gizli istihbaratçı Mustafa Mümin Aksoy gibi sıra dışı figürler de vardı.