Balkanlar'ı gezerken karşınıza çıkan cami kalıntıları, terk edilmiş Türk mahalleleri ya da bir zamanlar Müslüman nüfusun yoğun olduğu ama bugün adı bile değişmiş kasabalar, çoğu gezginin fark etmediği bir tarihin sessiz tanıklarıdır. 19. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına uzanan bu süreçte, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküş döneminde milyonlarca Müslüman ya hayatını kaybetti ya da doğduğu topraklardan göçe zorlandı. Bu, tarih yazımında hak ettiği yeri çoğu zaman bulamamış, gerçek ve insani bir trajedidir. Bu yazıda konuyu abartısız, kaynaklı ve dengeli biçimde ele almaya çalışıyoruz.

Neyi biliyoruz: yerleşik tarihsel gerçekler

Tarihçilerin geniş ölçüde üzerinde uzlaştığı çekirdek gerçek şudur: Osmanlı'nın Avrupa'daki topraklarını kaybettiği yaklaşık yüz yıllık dönemde, Müslüman siviller büyük ölçekli ölüm, kitlesel katliam, salgın hastalık, açlık ve zorunlu göçle karşılaştı. Bu süreç tek bir olayla değil, birbirini izleyen savaşlarla derinleşti:

  • 1821 Yunan İsyanı ve sonrası: Mora Yarımadası'ndaki Müslüman toplulukların önemli bir bölümü öldürüldü ya da bölgeyi terk etti.
  • 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ('93 Harbi): Bulgaristan'dan yaklaşık 750 bin kişi göç etti; bu göçmenlerin tahminen dörtte biri yollarda soğuk, açlık ve hastalıktan öldü.
  • Kafkasya sürgünleri: Rusya'nın Kuzey Kafkasya'yı ele geçirmesiyle Çerkes ve diğer Müslüman halklar Karadeniz kıyılarına sürüldü; 1-1,5 milyon insan yerinden edildi ve bu göç sırasında büyük kayıplar yaşandı.
  • 1912-13 Balkan Savaşları: Osmanlı'nın Avrupa'daki varlığını neredeyse tümüyle sona erdiren bu savaşlar, Müslüman sivil nüfus için en yıkıcı dönemlerden biri oldu.

Rakamlar ne söylüyor?

Bu alandaki en kapsamlı çalışmalardan biri, Amerikalı tarihçi Justin McCarthy'nin 1995 tarihli Death and Exile: The Ethnic Cleansing of Ottoman Muslims, 1821-1922 (Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Temizliği) adlı kitabıdır. McCarthy'nin tahminlerine göre 1821-1922 arasında yaklaşık 5,5 milyon Müslüman öldü ve yaklaşık 5 milyon kişi mülteci durumuna düştü. McCarthy, modern Türkiye nüfusunun kabaca beşte birinin bu dönemdeki mültecilerin torunlarından oluştuğunu öne sürer. Başka araştırmacılar da benzer büyüklükte rakamlar verir; örneğin tarihçi Karl Kaser yaklaşık 5 milyon ölü ve o kadar da yerinden edilmiş insandan söz eder.

Yalnızca 1912-13 Balkan Savaşları için yapılan tahminler, toplamda yaklaşık 1,5 milyon Müslümanın öldüğü ya da sürgüne zorlandığı yönündedir. Bazı çalışmalara göre fethedilen bölgelerdeki Müslümanların yaklaşık %27'si bu savaşlar sonucunda hayatını kaybetti; 1923'e gelindiğinde 1912'deki Balkan Müslüman nüfusunun ancak üçte biri kadarı bölgede kalmıştı. 1913 tarihli Carnegie Komisyonu raporu da Yunan, Bulgar ve Sırp ordularının Makedonya'daki Müslüman sivillere karşı işlediği vahşeti belgeleyen bağımsız bir kaynaktır.

Tartışmalı olan ne: "7 milyon" ve "soykırım" nitelemesi

Burada dürüst olmak gerekir. Sosyal medyada sıkça paylaşılan "1810-1920 arasında 7 milyon Türk soykırıma uğradı" ifadesi, olgusal bir kesinlik gibi sunulsa da tartışmalıdır. Öncelikle rakam meselesi var: McCarthy dahil çoğu tarihçinin verdiği ölü sayısı tahmini kabaca 5-5,5 milyon aralığındadır; "7 milyon" bunun üzerindedir ve tek bir doğrulanmış olgu olarak sunulamaz. İkincisi terim meselesi var. Akademik literatürde bu olaylar için çoğunlukla etnik temizlik, zorunlu göç, kitlesel ölüm ve kıyım gibi kavramlar kullanılır. "Soykırım" (genocide) nitelemesini bazı yazarlar kullansa da, bu terimin bu bağlamda uygun olup olmadığı tarihçiler arasında hâlâ tartışılan bir konudur. Kimi araştırmacılar (örneğin Mark Levene), bu olayları tek bir çerçeveye sığdırmanın karmaşık gerçekliği fazla basitleştirdiği uyarısında bulunur.

Ayrıca sıkça tekrarlanan "Balkan Savaşları öncesi bölge nüfusunun yarıdan fazlası Müslümandı" iddiası, bazı bölgeler için doğru olsa da tüm Balkanlar için toplu bir olgu olarak doğrulanmış değildir; bu yüzden kesin bir veri gibi değil, dikkatle ele alınması gereken bir tahmin olarak görülmelidir.

Kaynak dürüstlüğü: McCarthy neden tartışmalı bir isim?

Bu konuda dürüst bir okuma, kaynağın kendisini de tartışmayı gerektirir. Justin McCarthy, Osmanlı demografisi üzerine ciddi arşiv çalışmaları yapmış bir tarihçi olmakla birlikte, tartışmalı bir figürdür. Özellikle Ermeni meselesine ilişkin görüşleri nedeniyle pek çok akademisyen tarafından ağır biçimde eleştirilmiş, çalışmaları kimi meslektaşlarınca "savunmacı biçimde Türk yanlısı" olarak nitelenmiştir. Dolayısıyla onun rakamlarını, kendi başına kesin ve tartışmasız gerçekler gibi değil, alanındaki diğer araştırmalarla birlikte okunması gereken tahminler olarak aktarmak gerekir. Bu yazının amacı da tam olarak budur: ne milliyetçi bir propaganda diline düşmek, ne de yaşanmış acıyı görmezden gelmek.

Neden bu kadar az konuşuluyor?

Osmanlı Müslümanlarının bu büyük göç ve kayıp deneyimi, Avrupa tarihinde Otuz Yıl Savaşları'ndan bu yana yaşanan en büyük nüfus hareketlerinden biri sayılır; buna rağmen genel tarih anlatısında görece az yer bulur. Bunun birkaç nedeni vardır: olaylar tek bir devlet ya da tek bir failin eylemi olmadığı için anlatısı dağınıktır; mağdurlar farklı etnik kimliklere (Türk, Arnavut, Boşnak, Pomak, Çerkes, Tatar) sahip Müslümanlardır; ve kayıtların önemli bölümü çöken bir imparatorluğun arşivlerinde kalmıştır. Yine de son yıllarda akademik ilgi artmış, konu üzerine ciddi çalışmalar yayımlanmıştır.

Bir gezginin gözünden

Bugün Selanik, Üsküp, Filibe, Sofya ya da Girit gibi yerleri gezerken karşılaşılan yer adları, mimari izler ve boşalmış mahalleler, bu tarihin sessiz belgeleridir. Bu izleri fark etmek, bir tarafı yüceltip diğerini karalamak için değil; ortak bir coğrafyanın acılı geçmişini insani bir merhametle anlamak içindir. Balkanlar'ın çok katmanlı kimliği, Müslümanların yüzyıllarca burada yaşamış olması ve sonra büyük ölçüde yok olması gerçeğiyle birlikte okunduğunda çok daha zengin bir anlam kazanır. Tarih, kazananların değil, orada yaşamış herkesin hikâyesidir.

Bu konu, tarih yazımında hâlâ tartışılan hassas bir alandır. Rakamlar ve nitelemeler kaynaklara göre değişebilir; bu yazı yerleşik gerçekleri ön plana çıkarıp tartışmalı iddiaları açıkça atıflandırma yaklaşımını benimser.

Kaynaklar